31 Aralık 2012 Pazartesi

Tatilden Bir Parça

     Sınav döneminin yaklaşmasından mıdır, nedir? Yaz tatilini öyle çok özlüyorum ki. Özellikle İstanbul dışında gittiğimiz yerleri, Adapazarı'nı, Yalova'yı ve Bursa'yı... Yazın yazmış olduğum bir blog yazısında Adapazarı'nı az çok anlatmıştım sizlere. Ama okulların açıldığı hafta okulları ekerek ailecek Yalova'ya kaçtık, bundan bahsetmemiştim. Yalova; tek kelimeyle süperdi. Şimdi bile öyle bir burnumda tütüyor ki sormayın gitsin. Denizi, güneşi, havası... Sabahları uyandığınızda başınızı hafifçe cama çevirdiğinizde gördüğünüz tek şey masmavi deniz, sonra biraz da kulak kabarttığınızda dalga seslerinin size fısıldadığını hissediyorsunuz ve günün ilk kelimelerini denize söylüyorsunuz; Günaydın Deniz... 


       Her sabah denize hayran hayran bakakalıyorum. Uçsuz, bucaksız ve görkemli bu manzaradan kendimi alamıyorum. Onu izlemekten daha keyifli bir şey bulamıyorum çünkü. Denize bakarken bırakın sıkılmayı ona doyamıyorum bile. Ben denizin o huzurunun içinde kaybolup gidenlerdenim, dinginliğini seviyorum en çok; bir de ona bakarken hayal kurmayı :)

      
      Tatilimin kalan zamanlarında ise ben bol bol yüzdüm, maviliklere bıraktım kendimi. Sonra bir de gezdim ablacıkla :) Gezerken ablamla buradaki serçe kuşlarının çok cana yakın olduğunu keşfettik, öyle ki ayağınızın dibine kadar gelip kaçmıyorlar sizden, hatta yediğiniz yiyecekten onlara da vermeniz şart; yoksa masum masum gözlerinizin içine bakıyorlar...


     Eylül ayında gittiğimizden olsa gerek hemen hemen hiç çocuk yoktu etrafta, tatil köyü sessiz ve sakindi. Her ne kadar yoğun, canlı ve dinamik yaşamayı sevsem de zaman zaman sükuneti çok arıyorum. Bu tatilinde amacı buydu zaten; kafa toplamak, moral depolamak...
       Amacımıza ulaşmıştık, artık İstanbul kalabalığına karışmanın vakti gelmişti, arabalı vapura doğru yola çıktık, ancak tesadüf buydu ya yanlış yola girdik ve yolun bizi istediği yere götürmesine izin verdik, bıraktık kendimizi Bursa yollarına...
       Bursayı da bir başka yazıda anlatmak ümidiyle... Son olarak; bu tatil beldesini insanların hizmetine sunan, mimarisini böylesine ince düşünen, yapımında emek harcayan herkese can-ı gönülden teşekkür ederim. İhlas Armutlu Tatil Köyü; umarım yine karşılaşırız...
   
       

28 Aralık 2012 Cuma

Zihinsel Yolculuk

       
        2012' nin son günlerindeyiz ve bugünde son cuması. Sabah saat dokuz suları, henüz afyonum patlamamış ve ben elektro kimya dersine teşrif etmişim. Hocanın dediklerini beyin süzgecimden geçiremediğim için nöronlarda yaz komutunu veremiyorlar elime ve bende haliyle not tutamıyorum. Zaten koca haftanın yorgunluğu üzerime çökmüş, uykusuzluktan düz yürüyemez olmuşum, arada sağa kayarak yürüyorum. Neyse yanımda arkadaşım Canan var, ondan alırım ben notları. Gerçi Canan'da çok uykusuz görünüyor. Umarım hocanın dediklerini doğru şekilde yazıyordur :) Şimdi ona sorsam doğru yazıyorsun değil mi diye? Bana gıcık olma ihtimali çok yüksek, böyle bir de bakış atar, çekemeyeceğim hiç. Bir de konuşmaya da üşeniyorum aslında. Derslerde hep üç arkadaş yan yana otururuz. Ama bu ders Sevda gelemedi. Uyuyakalmış çünkü. Onun adına pek sevindim, insana her zaman öyle derin uyku nasip olmuyor sonuçta. Bulmuşken uyuyacaksın. İyi uykular genç! Hem derste yoklama zorunluluğu da yok. En az 100 kişi alıyor bu dersi ama şu an 25 kişiyiz. Ve bende bu azınlık gurubun içindeyim. Halbuki genelde çoğunluğa uyarım ama istisnalar işte, zaman zaman oluyor böyle :) Bu dersten sonra bir de organik laboratuvarı var. Ve her hafta dersten önce olunan baş belası quizler. Ben genelde bir gün önce quizlere çalışmayı sevmediğimden elektro derslerinde organik laboratuvarı çalışmayı seven bir insanım. Aslında sabahın köründe okula gelmemim bir sebebi de bu, organik çalışmak :) Nadiren(!) organik çalışmaktan da sıkılırsam uyuyorum derste, ama bugün gelirken metrobüste on dakika uyudum, o beni bayağı kesti. Eee... bir de dersten önce içtiğim şekersiz sek kahveyi de hesaba katarsak ben bu gece ikiden önce zor uyurum biraz... Neyse 2012 ' nin son elektro kimya dersinden selamlar...
       Kıymetli okuyucularım bu yazı ders sırasında ki kafamdan geçen düşüncelerin bir kısmını oluşturmaktadır, paylaşmak istedim sizlerle de, malum paylaşım yapamayalı epey zaman oldu.
          İşte sevgili blog sana haftalardır hatta aylardır yazamayışımın küçük bir sebebi, ya da belki de bahanesi. Ama anladın sen beni, çünkü bende biliyorum seni :) 
                En yakın zamanda yeniden görüşmek üzere, hoşçakal...

30 Eylül 2012 Pazar

Hünnap

-Aaa... O da nesi? Kimin fesi? dediğinizi duyar gibiyim. O halde başlayalım yazmaya...
       Onu ilk defa Yalova da gördüm. Tipi bir değişik geldi önce. Böyle iri yapılı, kısa boylu, şişman bir şey. Bir de kırmızılı kahveli kıyafet giymiş. Neyse sonra alıştım ona. Evimize bile davet ettik, soframıza bir tabakta onun için koyduk. Yemekte tam karşıma oturdu. Bana bakıp durdu...
       Dışarıda dolaşmaya çıktığımız bir gündü, biri bağırdı arkamdan Hırnap!!! Bir döndüm sağıma, bu oydu. Meğer ona farklı isimler takmış insanlar, çirkin bir şey de olsa sevmişler aynı bizim gibi. Şehrin bir canlısı sonuçta öyle sesleniyorlar işte. Ben yoluma devam edecektim ya, annem ve babam onu çok sevmişler, Yalova'da da son günümüz hazır karşılaşmışken, bir gidip görelim demişler... 
      İstanbul'dayız. Fatihte geziyoruz. Yürürken bir bakıyorum, tam karşımda yine o. Hünnap. Boyu mu uzamış bunun? Yok canım üç günde boy mu atarmış? Neyse şaşkınlık faslını atlatınca başladım sormaya. -Nereden çıktın sen? - Daha bir kaç gün önce Yalova da değil miydin ya? Ben soruyorum da o cevap veremedi haliyle, dilsiz olduğunu unutmuşum bir an için de. Ama benim bu davranışıma karşın hiç istifini bozmadı. Yine aynı canlılığıyla karşımda durmaya devam etti....
       Eee.. kimi kimsesi yok mu bu hünnapın? Tek başına dolaşıyor şehir şehir. Olmaz mı efendim, olmaz mı? Bayağı köklü bir ailesi varmış. İstanbul'a gelirken de adetleri gereği doluşmuşlar bir kamyona, hep birlikte gelmişler. Biz de bu sefer tüm aileyi tekrar evimize davet ettik. Bayağı da bir kalabalıktılar, ama çok yer kaplamadılar, halbuki hepsi obezdi. Organik beslenmemişlerdi. Aman canım meyve bu. Hormonlu olsa bile ne kadar yer kaplayabilirlerdi ki? Değil mi ama? :))

27 Eylül 2012 Perşembe

Tempus'un Esiri

       Ramazan biter, bayram biter, tatilde bitmeye yüz tutunca (hatta bitince) Banu da kürkçü dükkanına geri döner. :) Evet aylar sonra laptobun tuşlarını blog için tıklatmak heyecanlı geldi bana. Yazmaya başlamadan önce blog sayfamı şöyle bir dip köşe süpürdüm, sildim en ince ayrıntısına kadar tozunu aldım falan dermişim. Yok ya ben kuru temizleme taraftarıyım. Yüzeysel olmalı derinlere inmemeli (ironi yaptım, korkmayın :))    Neyse efenim tatil geçip gitti nihayetinde onu yaptım bunu yaptım demek isterdim bende. Ancak evcimen bir insan olduğumdan pek bir şey yaptığım söylenemez. Ama bu demek değil ki hiç bir şey yapmadım. Yaptığım gezileri ara ara yazacağım inşallah. 
       Uzun zamandır edebiyat yapmadığımdan olsa gerek zorlanıyorum kelime seçiminde. Bir de bir sabah kalktığımda gördüm ki ilhamiye bavulunu toplayıp çekip gitmiş, bir not bile bırakmamış nereye gittiğine dair. İlhamiyenin izini bulmak uzun zaman aldı anlayacağınız. Nihayetinde buldum onu ama bana çok kırılmış, bayağı bir süre trip attı. Neyse bir paket çikolata yaptırıp bir demet de çiçek yolladım kapısına biraz olsun yumuşadı. Umarım arayı bir daha bu kadar fazla açmam aslında bende hoşlanmıyorum düzensiz yaşamdan ama daha öncede belirttiğim gibi bende tempus exercendo var. Hayat şartları işte, bir ton safsatanın içinde cımbızla doğruları ayırmak vakit alıyor. 
       Şimdilik bu kadar, yine yeniden yazabilmek temennisiyle... İyi Geceler...

       
       
       

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Naturel Tatil

         İhlas Kuzuluk Kaplıca Evlerinden herkese selamlar;
       Yazın insan en çok kışa hasret kalır ya hani, ama biz burada soğuğa özlem duymuyoruz. Neden mi?  Hava burada akşamları buz gibi çünkü. Garip gelebilir ama biz burada yün hırkalarla oturuyoruz. Akşam olduğu zaman sıcacık çaylarımızı yudumluyoruz. Bir de "Allah bu sıcakta pişenlere kolaylık versin." diye dua ediyoruz.
       İstanbul'dan çok farklı bir havası var buranın. Tertemiz yani. Hatta o kadar ki temiz hava çarpıyor bazen. Neye uğradığımızı şaşırıyoruz. :) Orman manzaralı bir balkonumuz var. Ve manzara tek kelimeyle harika. Bir kere insan hiç yorulmuyor izlerken, dinlendiğinizi hissediyorsunuz adeta. Hoş bir takım börtü böcekte sizinle izleyebiliyor manzarayı. Hatta size "burası bizim; nereden çıktınız siz adem oğulları?" der gibi bakıyorlar. Biz de; "Ayıp ama kocaman orman hepimize yeter değil mi?" bakışı atıyoruz onlara. Bu bakışmalardan kimi haşeratlar çekiniyor, ve ikiliyorlar. Ancak bazıları isyankar olduklarından baş kaldırıyorlar. Bizde bir güzel hadlerini bildiriyoruz onlara. Sonra cenaze töreni falan düzenlemeden doğruca çöpe gönderiyoruz onları. Aslında ben diyorum birini balkonda sallandıralım, hem ibret-i alem olur. Bir daha baş kaldıramazlar diye ama şimdilik isyan hareketleri küçük çaplı olduğundan böyle bir şey yapmıyoruz. Eğer ki isyan büyürsee.. neyse umarım büyümez :)) 


        Burada yaşam da farklı İstanbul'a göre. Hemen hemen bütün yiyecekler organik. Sütü, köy yumurtası, tereyağı, bazlaması, tarla domatesi, biberi, patatesi, dağ çileğinden yapılmış reçeli kahvaltının vazgeçilmez parçaları. Tamam canınız çekmiş olabilir. Daha fazla yazmayacağım :) Lezzet; mis gibi bir orman havasıyla birleşince de bir iştah açıyor ki sormayın gitsin. Neyse yarasın tosunuma :)
       Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur. demiş atalarımız. Biz de bunun idrakine varmış bireyler olarak her sabah ve akşam düzenli olarak yürüyüşe çıkıyoruz.( Tabii o kadar kahvaltının üstüne de çıkmak şart oluyor) Gerçi aramızda ayaklarıyla değil arabayla yürümeyi tercih edenler de var ama yürümek yürümektir. Önemli olan her şekilde yürüyebilmektir. :) 
       Kahvaltını edersin, yürüşüne de çıkarsın. Peki sonra? Uyursun, evet sabah saat 11 de uyanmış olsanız bile öğlen 2-3 gibi o uyku bastırır. Siz de; "Tatildeyim ben. Şimdi uyumayacağım da ne zaman uyuyacağım?" dersiniz. Vee uyursunuz...
       Yine kaptırmışım ben, destan yazmışım farkında değilim. :) Umarım sıkmamışımdır sizleri. Daha yazacak çok şey var, onlar da başka yazıya inşallah. Görüşmek üzere... 

28 Haziran 2012 Perşembe

Tatil Hazırlıkları

       Tatil hazırlığımız son sürat devam ediyor. Bir yandan eşyalarımızı yerleştiriyoruz valizlere. Bir yandan ev kirli bırakılıp gidilmez, temizlik yapmak şart! ilkesini yaşatmaya çalışıyoruz (bence gerek yok, nasıl olsa gelince ev kapalı kaldı, toz olmuştur deyip yine temizlik yapacağız. Bari arada birinden kurtulalım diyorum anneme bana sadece bakış atmakla yetiniyor valideciğim. Bende gerisin geri işime dönüyorum :))... 


       Ben valiz yerleştirmeden önce liste yaparım. Listenin başına da şöyle bir not düşerim "Elini korkak alıştırma." :)) Ve bavula koyacaklarımı adediylen yazarım oraya. Genelde arkalı önlü bir A4 sayfası dolar. Bu listeyi gören ablam "Oldu, biz senin için kamyon tutalım zaten", "Babam seni arabaya almayacak"... gibi cümleler kurar. Annem " Çocuğum biraz azaltırsan iyi olur" der. Bende onlara elimden geleni yapacağımı söylerim ama nafile.. Listeden bugüne kadar bir şey azaldığı hiç görülmedi. :)) Neymiş çok eşya alıyormuşum yanıma. Halbuki 15 koca güne sadece iki bavul, bir sırt çantası, bir laptop çantası, iki el çantası ve bir de yastığımı götürüyorum. Tamam ben yazarken siz de okurken biraz zorlanmış olabilirsiniz, çok gözükmüş olabilir gözünüze ama cidden yaa sığmıyor benim eşyalarım. Hem ben zaten ortak götürülmesi gereken eşyaları da alıyorum yanıma; Jenga, secret words gibi bilimum oyunları, zulamı, fotoğraf makinasını vs. vs... Neyse biraz koşuşturmalı oldu ama sonuçta toparlanmayı başardık. Şimdi ise yeşillikler içinde doğayla baş başa olacağım bir tatil beldesi beni bekliyor. Umarım kafamı dinleyebileceğim huzurlu ve sağlıklı bir tatil olur... Tatildeyken de teknolojik imkanlar çerçevesinde yazmaya çalışacağım... Görüşmek üzere... 
         
       
        

27 Haziran 2012 Çarşamba

Eee.. Nerede Kalmıştık? :)

   
       Uzun zaman sonra yine ben. Hoş geldim kendi bloguma. :) Ne yalan söyleyeyim sınavlarım biteli epey oldu aslında. Ama ben nedense bir türlü yeni yazı giremedim. Aklımda bir çok konu vardı ancak önce bir giriş yazısı yazmam gerekiyordu. Hemen hemen her gün hadi bugün blog yazayım diye laptopumun başına oturuyordum, fakat iki satır yazamadan geri kalkıyordum. Neyse ki bugün acayip bir şekilde blog yazasım var. Çok şanslısınız :)) ... 
       Son yazımdan bu yana tam 31 gün olmuş. Dikkatinizi çekerim 31 gün 1 saat falan değil. Tam 31; küsurat falan yok. Net bir insanım ya bu nedenle de virgülden sonraki gereksiz hanelerle uğraşmıyorum. ( Bu kural sosyal hayatım için geçerlidir. Üniversite de işlemez yani. Yoksa dersler de sıkıysa virgülden sonraki kısımlarla uğraşma. Bak gör neler oluyor sonra. :)) Hazır dersler demişken, nihayet 2. sınıfı bitirdiğimi söylemek  istiyorum. Bütün derslerimi verdiğimi bizimkilere söylediğimde annemle ablam dumur oldu zaten. O sırada yemek yiyen babamın ise az daha yemek boğazına takılıyordu. Nasıl bitti koca 2. sınıf bende bilmiyorum. Ama bitti işte. Sınavlara falan nasıl çalıştığımı özet geçsem içim el vermez. Fazla trajikomik... 
       Bu sıralar tatil denilen o beş harfli, iki heceli kelimenin tam içindeyim. Gezmeye çalışıyorum elimden geldiğince. Gerçi havalar da çok sıcak. Bazen evden çıkasım gelmiyor. Ama evden çıkıncada geri eve giresim  gelmiyor. Acayip bir ikilem içindeyim. Bir ara aynaya bakıp kendime dur demeyi düşünüyorum...
       Bu akşamlık benden bu kadar, yakın zamanda güzel bir tatile çıkacağım inşallah. Hazırlık yapmam lazım. Sevgili valizim bana manalı manalı bakıyor. Biraz da onunla ilgilensem çok iyi olacak. Gezdiğim, gördüğüm yerleri de elimden geldiğince, vakit buldukça yazmaya çalışacağım. Kendinize dikkat edin. Hoşça, muhabbetle ve sağlıkla kalın...
        
       

27 Mayıs 2012 Pazar

Rallici Dengesiz Vakit

       Dostlar, acı bir haberim var. Maalesef sınavlarım başlıyor yine. Aslında sınavlar yeni başlayacak ve ben 2 haftadır yazı giremediğimin farkındayım. Bu iki hafta çok yazı girmek istedim ancak istediğim gibi yazı yazamadığım için yayınlamadım. Yani hepsi taslak halindeler. İşin kötü tarafı ilham gelse bile, canım ne kadar istese de önümüzde ki 2 hafta yine yazı giremeyeceğim gibi görünüyor. Beni anlayışla karşılayacağınızı umuyorum. Ama yine maximum 140 karakter içeren tweetlerimi atmaya devam etmeye çalışacağım. Yorum bırakırsanız da cevaplayabilmek için gayret sarf edeceğim. 
       Kendinize iyi bakın. (umarım bende iyi bakabilirim.) Yine, yeniden en yakın zamanda görüşmek ümidiyle. Hoşça, muhabbetle kalın :)
       
                                                                                      

13 Mayıs 2012 Pazar

İçimden Geldiği Gibi...

       Efendim yeni bir olay başlatmışlar blog aleminde. Herkes birbirine ödül veriyor. Yorum bırakıyor. Kendi hakkında bir takım realist açıklamalar da bulunuyor falan filan. Sağ olsunlar değerli takipçilerimden bir kaçı bana da ödül verdi. Bende bu güzel ödülleri alınca pek bir sevindim, mutlu ve müteşekkir oldum. Lakin herkesin aynı resmi paylaşıp aynı mantık üzerinden hareket etmesi (kızmayın bana ama) bana biraz sıkıcı geldi. Aslında olayın amacı benim de çok hoşuma gitmişti. Blogunda arkadaşlarını tanıtıp, onlarla biraz daha kaynaşmak tabii ki güzel. Ama dediğim gibi aynı şeylerin yapılması bir yerden sonra insana bıkkınlık getiriyor. Bu ödül verme işini blog dünyasının eskilerinden olan sevgili kuzenim Hayal'e sordum. Bana cevaben "Bu alemin raconu böyle." dedi. Ben de "Pardon, ben yeniyim ya bilemedim tabii." dedim. Cümlenin sonuna da "saygılar, hürmetler..."  kelimelerini eklemeyi de unutmadım tabii. :)) Neyse şaka bir yana reform iyidir arkadaşlar. Herkes birbirine farklı şekillerde ödül gönderirse daha bir güzel olur diye düşünüyorum. Bunun için de ilk farklılığı ben yapmak istiyorum bana ödül veren sevgili arkadaşlarım Hayal'e ve Deeptone'a teşekkür ettikten sonra onlar için yaptığım photoshop çalışmalarını yayınlamak istiyorum.


  
 Dipnot: Kıymetli okuyucularım bu yazıyı paylaşmak zorunda değilsiniz. Yazının aşağısına yorum bırakmasanız da olur. Hakkınızda 7  gerçek yazıp, 11 kişiyi etiketlemenize hiç hiç gerek yok. Kendinizi kasmadan, gülerekten yazıyı okumanız kafi gelir banaİyi okumalar...

6 Mayıs 2012 Pazar

Tebdil-i Hayat -2-

       İyi pazarlar diliyorum herkese; bir değişiklik olsun dedim bugün ve salon duvarlarını boyamaya karar verdim. :)) Kafan mı güzel senin? Durduk yere duvar boyanır mı? diye içinden geçirenler için söylüyorum, salonun duvar kağıtları zaten değişecekti, ben sadece kağıtların değişmesini hızlandırdım o kadar :))





                                                  




                           


   
 



       Bu duvar boyama işinden çok keyif aldığımı söylemek istiyorum, etrafınızdakiler size ters ters bakarsa aldırış etmeyin, yazıp çizmeye devam edin. Can sıkılmalarına, stres atmaya birebir. :)) 
       Kendinize iyi bakın, bir sonraki yazıma kadar da hoşçakalın...

3 Mayıs 2012 Perşembe

Ölü Beyinler

       Düşünmüyoruz biz. Hem de hiç düşünmüyoruz. İlerlemek için çaba da göstermiyoruz. Öylece çekiyoruz elimizi ayağımızı hayattan. Hayatı akışına bırakıyoruz. Kabul, zaman zaman hayat akışına bırakılabilir elbette. Ama yorulduğumuz zaman ya da  yeni bir yol belirlediğimiz de işler rayına oturana kadar. Ama biz iş yapmadığımızdan yorulmuyoruz ki. Bu nedenle de hayatı akışına bırakmaya hakkımız yok! Sonra bir de iş yapanları suçluyoruz. Onlara ön yargılı yaklaşıyoruz. Neden? Çünkü o kişiyi beğenmiyoruz ya.. Nasıl olsa onun yaptığı bütün işler kötüdür. Koparıyoruz yaygarayı. Bilmeden, düşünmeden. Kendince düşündüğünü sananlar var ama onlarında yaptığına üretmek denmez. Denemez. Anca akıl vermeyi bilirler. Kolaysa kendi verdiğin aklı kendin uygulamaya geçirsene. Onu da yapamazsın. Neden? Cevap basit. Çünkü tembelsin. Bir söz var; "tembele iş buyur sana akıl öğretsin" diye. Bu söz de buraya cuk oturdu sanırım. 
       Sinirli miyim bugün? Evet. Yiyip, içip, oturan, dünyaya gelme amacını unutmuş, insan gibi yaşamaktan yoksun bütün herkese karşı kanımın beynime sıçradığını hissediyorum. Çalışmadığımız zamanda kendim dahil olmak üzere herkese kızıyorum ve kendi adıma çokta utanıyorum nokta.

1 Mayıs 2012 Salı

Hafta İçi Her Sabah -2-

       Hayırlı geceler dileyerek başlamak istiyorum yazıma,
       Hatırlarsınız bundan 2 yazı önce sabah uyanıp okula giderken ki hazırlık süresince yaşadığım psikolojiden bahsetmiştim. Bu yazımda da apartmanın kapısından çıkıp 2. vasıtama (metrobüse) binene kadar yaşadığım trajikomik vakaları anlatmaya çalışacağım.
       Apartmanın kapısından "çok şükür, en azından evden zamanında çıkabildim." diyerek çıkan ben, normal tempoda yürümeye başlarım. O sırada yaklaşmakta olan otobüsün sesini duyduysam eğer içimde koşmam gerektiğine dair bir his uyanır. Ve bende vitesimi 5'e takıp koşmaya başlarım. Eğer acıma duygusu gelişmiş bir otobüs şoförüne rast geldiysem adamcağız durağa gelmeden durur ve beni otobüsün en arka kapısından alır. İyi niyetli fakat esprili bir şoför modeline rastladıysam eğer; şoför amcam durağında durur, yolcularını alır. 4-5 saniye beni bekler ve ben otobüsün kapısından içeri girerken de espriyi patlatır "İyi bak fena mı oldu sabah sporunu yaptın işte..." Ben şöforun bu cevabına ne kadar bozulsamda çok çaktırmamaya çalışırım. Sonuçta az da olsa beni bekledi. Bir de kuralcı şoför tiplemesi vardır ki; aman Allah karşılaştırmasın öyleleriyle. Onlar durağın tam başında dururlar. Yolcularını alır ve giderler. Yahu bir sağına soluna, otobüsün aynalarına bak di mi? Hayır, aynalara baksa görecek; ipini koparmış gibi koşan birini hem de durması için yaptığı el kol hareketlerini ama nafile, bakmak başka görmek başka tabii... Neyse ki ben genellikle (ev ile durak arasında 50-60 metre gibi bir mesafe olduğundan) koşarak otobüse yetişebiliyorum. Ancak yetişemediğim zamanlarda olmuyor değil, o zaman giden otobüsün arkasından bakmak o kadar acıklı oluyor ki,anlatmaya içim el vermez... 
       Kazasız belasız otobüse binmeyi başaran ben, kendime göre beğendiğim bir koltuğa oturuyorum. Normalde 5 dakikalık mesafe, otobüsler sayesinde 20 dk sürdüğünden "Ya sabır" çekerekten yolculuk ediyorum. Hadi yavaş gidiyorsun, bari o kadar yolcu alma di mi? Yokk, ağzına kadar dolup, insanlar cama yapışmazsa olur mu? Nerede kaldı o otobüsün eğlencesi? Tabii otobüsün havasız olması şart. Öyle havadar havadar hiç keyifli olmuyor. Hatta bir gün amcanın biri otobüsün içinde yüksek sesle " Böyle olursa domuz gribi de çıkar, ayı gribide..." demişti. (O dönem domuz gribinin meşhur olduğu dönemdi de) Bu dramatik olayı mizahlaştıran amcaya içimden çok gülmüştüm, ama dalga geçmek için değil bilakis haklı bulduğumdan. Sonra otobüsten inme vakti gelir, o vaktin bazen hiç gelmemesini istersiniz çünkü otobüsten inmek, yolculuk yapmaktan daha zordur. "Pardon", "Müsadenizle" gibi kibar kelimeleri kullanarak otobüsten inmeye çalışan ben her seferinde sinirlenmiş bir vaziyette ayaklarımı yere basarım. İndikten sonra  kendi kendime biraz söylenip rahatlar ve sonrasında de 2. vasıtama (metrobüse) binmek için harekete geçerim.
      Bu yazı daha uzar gider. Ama ben siz kıymetli okuyucularımı sıkmamak adına yazımı burada noktalıyorum. Metrobüs faslınıda başka bir yazı konusu olarak anlatırım inşallah. Görüşmek üzere...

25 Nisan 2012 Çarşamba

Ben Ve O

       Sabahın köründe uyandım yine. Koştur koştur okula gittim, Allah'tan bugün dersim öğlene kadardı da fazla yorulmadan eve dönmeyi başardım. Eve geldiğimde kapıyı o açtı. Bana gülümsedi ve hoş geldin dedi. Bende ona hoş bulduk dedim ve sarılıp öptüm. Yanaklarını sıktım " Ayy.. canımmm" dedim. Benim dokunsal hareketlerimden hiç hoşlanmayan o; ters ters baktı bana, ben senden kaç yaş büyüğüm gibilerinden.. Sonra birlikte yemek yedik, yemek yerken de sohbet ettik. Genellikle (her zaman olduğu gibi) ben konuştum o dinledi. Ben konuşurken o bana yine güldü. "Nasıl bir çocuksun sen?" gibilerinden ara ara gözümün içine baktı. Hayatımla ilgili yorumlar yaptı....
       Aslında onunla o kadar farklıyız ki; ama nasıl anlaştığımızı hala çözemedim. Eminim ki sosyologlar bizi incelemeye kalksa onlarda çözemezler :) Aramızda manevi olarak nasıl bir bağ var onu da bilmiyorum. Ama kimyasal olarak iyonik bağ olduğu kesin. İyonik bağ diyorum çünkü kuvvet bakımından hiç bir bağa benzemez. Diğer bağların yanında en kuvvetlisidir. Çünkü iki farklı element gurubu arasında oluşur. Metaller ve ametaller.. Ben metalimdir, bütün elektronlarımla ona gelirim, o da ametaldir. Beni her şeyimle kabul eder. Aslında bakarsanız metaller ve ametaller, birbirinden çok zıt iki guruptur. Ametaller daha sakin, kendi aralarında da  bileşik oluşturabilirken metaller yalnız kalmayı tercih etmezler. Sürekli hareket halinde olup ametaller ile arkadaşlık  kurmak isterler. Metallerde tek başlarına gezebilirler, özgürdürler. Ama güçlenmek istediklerinde güçlerini ametaller den alırlar. Ametaller dingindir, kendi ayakları üzerinde iyi kötü dururlar. İşte tüm bu nedenlerden dolayı metaller ve ametaller birbirlerine muhtaçtır. Aralarında mutualist bir ilişki vardır ve bir araya gelince de çok güzel işler başarırlar.
                                            
        O biraz önce dışarı çıktı. Beni evde yalnız bıraktı. Ama söz verdi, döndüğü zaman birlikte alışverişe gideceğimize dair. Şimdi onun bu yazıdan haberi yok. Eve gelip açtığında interneti ona büyük bir sürpriz olacak eminim. Ben 19 yıldır böyleyim işte, onu şaşırtmaktan, mutlu etmekten büyük keyif alıyorum. Tabii bir de onunla birlikte gülmekten ve eğlenmekten de. Son olarak o; var yaa.. ben seni çoook seviyorum. 

Dipnot: Bu yazı nasıl çıktı?, nereden çıktı? Amacım neydi bilmiyorum. Bugün onun için özel bir gün bile değil aslında. Ama içimden geldi. Kanımca, sorun tamamen duygusal :)   
        

22 Nisan 2012 Pazar

Hafta içi her sabah...

       Sabahın ilk ışıklarının perdenize yansımasıyla birlikte alarm çalmaya başlar. Önce kısık sonrasında yüksek bir sesle çalmaya devam eder. Uykunuzun ağırlığına göre alarmın bilmem kaçıncı saniyesinde uyanırsınız ve  ablanız uyanmasın diye hızlıca kapatmaya çalışırsınız alarmı. Öncelikle uyku mahmurluğu vardır üzerinizde, bu nedenle saçma saçma sorular sorarsınız kendinize "Aaaa.. sabah mı olmuş? Neden olmuş? Ne ara olmuş? Hiç farketmemişim". Yatakta doğrulur, gözlerinizi ovuşturursunuz. Yavaş yavaş bilinciniz yerine gelir. Agresif bir kişiliğiniz varsa sizi uyandıran telefona kızmaya, söylenmeye başlarsınız. Hatta telefonla yetinmez, çalan alarm müziğine, müziği besteleyene, müziğin çalındığı aletlere, o müzik aletlerini ilk kim bulduysa onlara içiniz rahatlayana kadar sayar dökersiniz. Sonra kalkmaya çalışırsınız, işte en zor kısım burasıdır. Kafanız tekrar yastığa düşerse iş vahimdir. Düşmemesi için gayret gösterirsiniz. Kafanız düşmedi mi o zaman dramatik kısma geçer yatağınızla, yastığınızla vedalaşırsınız. "Canım hiç üzülme, ben gece yine geleceğim." dersiniz. Ve kalkıp aynaya bakarsınız, suratınıza çıkan yastığın izini, gözlerinizde 5 saatlik uykuyla gitmeyen yorgunluğunuzu görüp iç çeker lavaboya yönelirsiniz.... Şimdi hızlı bir hazırlık süreci başlar. Dakikseniz, okula geç kalmak istemiyorsanız doğru düzgün giyinmek, kahvaltı etmek ve vaktinde otobüse yetişmek için genellikle sadece yarım saatiniz vardır. Kıyafetinizi akşamdan hazırladıysanız işiniz kolaylaşır. Ama ben action (ekşın) severim diyorsanız sizi kendinizle baş başa bırakıp bir düşünmenizi de tavsiye ederim.( tamam bende action severim ama herşeyin bir dozu var :))) Kahvaltı konusuna gelince,  sabah anneniz erken kalkmadıysa azıcık bir şey yiyerek evden çıkabilirsiniz. Ama anneniz erken kalktıysa hazırladığı tabağı bitirmek zorundasınızdır. Bir kaç kere" ben geç kaldım" deyip evden fırlayarak çıkmaya çalıştım. Ama annem sanki ben küçük bir çocukmuşum gibi ağzıma bir şeyler tıkmaya çalıştığı için pek de başarılı olduğum söylenemez. Evet her şeye rağmen 25 dakikada hazırlanır, son kalan 5 dakikada o sırada oturma odasında olan anneciğimle babacığımı öpüp dualarını alır, bizim evin yaklaşık 15 metrelik holünü koşarak geçer, kapıya ulaşır ayakkabılarımı bağlar, asansöre biner ve apartmandan çıkıp hızla otobüs durağına doğru ilerlerim...

       Evet hemen hemen her sabah bu şekilde okula giden biriyim. Bu tarzı bazen değiştiriyorum yani uykumu alarak kalktığım zamanlarda daha düzenli ve sakin bir hayatım var ama bu çok nadiren oluyor ya da hiç olmuyor :)) Neyse siz böyle yapmayın diye anlattım tüm bunları. Aslında yapa da bilirsiniz yani benim için fark etmez. Sonuçta bende okula vaktinde yetişiyorum. Sadece küçük bir farkla ben adrenalin bombası olmuş bir şekilde okula gidiyorum hepsi bu :)) Şimdilik bu kadar... Aslında daha  otobüs maceralarımı anlatmadım sizlere ama artık o da başka bir yazıya. Görüşmek üzere, herkese mutlu pazarlar...
        

7 Nisan 2012 Cumartesi

Y.G.S. (Yola Getireceğim Seni)

       Geçmiş yine zaman. Hem de çok geçmiş. Farkedememişim... Ama anlatacak çok şey biriktirmişim... O halde lafı fazla uzatmadan başlayalım yazmaya...
       1 Nisanda ben de girdim YGS sınavına. Maksadım nostalji yapmak, stresli veletler üzerinde sosyolojik analiz de bulunmak  falan. Ama şunu baştan söylemeliyim ki; beklediğim kadar keyif alamadım sınavdan. Sınavın nostaljisi bile kötüymüş. Zaten sınav kelimesinde bile hayır yok. Sınamaktan geliyor. Yani kelimede ki gizli anlam şu aslında, sına kendini de, gör bak başına neler gelecek! Hatta bir de sınav kelimesine açılım yapayım. "Sefaletin Izdırapla Noktalandığı Acı Vaka"...  Neyse tamam bu sefer başkalarının bakış açısını değiştirmeyeceğim. Çünkü aldığım duyumlara göre yazılarımdan etkileniyorlarmış okuyucularım... Evet sınav, yol maceramla başladı. Sevgili!!! ÖSYM beni İstanbul'un ücra bir köşesine attığı için navigasyon hatta google bile okulun yerini tam olarak bulamadı bu nedenle sınav yerini bulurken yurdum insanı bayağı bir yardımcı oldu. " Abi ilk ışıklardan sağa ordan ikici sapaktan sola, dümdüz git tam karşında"... diyen bir sürü insana sora sora okulun yerini bulma başarısını gösterdik. Sonrasında binaya girmeye hak kazandım güvenlikçi ablanın kontrolünden tam not alarak. Hoş kopya çekmek isteyen çok rahat çeker. (Ama bu kopya meselesinden bahsetmek istemiyorum. Onu başka bir blog yazısı konusu yapacağım.) Nihayetinde sınıfa girdim, sırama oturdum. Gözetmenler numara sıralamasını yanlış yaptıklarından kalktım ve bir başka sıraya tekrar oturdum. Optik okuyucuda doldurulması gereken yerleri doldurdum. Bir de resmimi basmışlar optiğe. Baktım kendime şöyle bir Maşallah dedim bu ne güzellik... :)) Kitapçığımıda kontrol ettim. Henüz sınavın başlamasına 5 dk olduğundan çevremdeki insanlara baktım. İçimde sadece bir acıma hissettim. Sonuçta benim tuzum kuruydu...
       Sınav başladı. Her zaman matematikten başlayan biri olarak yine öyle yaptım. Vaktimi fazlaca yiyen matematikten sonra türkçe ve fen sorularını çözdüm. Sosyal yapmadım. Çünkü 2 sene önce girdiğim sınavda da yapmamıştım. Sözeli de sevmem zaten. Bir de vakitte kalmamıştı. Aslında felsefeye baktım (sonuçta zamanında sırf felsefeden oluşan bir test kitabı bitirmiştim, ayıp olmasın dedim o test kitabını çözdüğüm zamana) Lakin acı gerçekle karşılaştım. Unuttuğumu farkettim, bir de bana çok koyduğunu...
Saat 12.40 oldu. Sınav bitti. Aslında gözetmenden beş dakika daha isteyecektim. Kabul etmezse "Hep senin yüzünüzden sen sakız çiğnedin. Arkamda ki çocukta at gibi şeker yedi, konsantrasyonumu bozdu. "diyecektim. Ama demedim, diyemedim. O kadar cesaretim yoktu :))
          Sınavdan çıktım, babam karşıladı beni. Nasıl geçti? diye sordu. Güldüm, fulledim dedim. Babam da " senden daha aşşağısını beklemiyordum zaten." dedi ve o da güldü. Eve vardığımda sınava girdiğimi falan unuttum. Hayatıma kaldığım yerden, vize sınavlarımdan devam ettim. Bir de karar aldım. Bundan sonra kimsenin gazına gelip değil sınava girmek tek bir adım dahi atmayacaktım...

      

12 Mart 2012 Pazartesi

Tebdil-i Hayat

       Bir pazar gecesi, hava karanlık ve soğuk, evde ise bir sessizlik hakim. Herkes dinlenme modunda, çoğunlukla konuşmak yerine düşünmeyi tercih etmiş 4 birey. İşte o bireylerden en küçüğü, en çılgını ve en hareketlisi düşüncelerle yetinmek yerine kafasında planladıklarını hayata geçirme derdinde... Hayatında ki sabit nesneleri değiştirmeye çalışma çabasında...
        Yenilikleri oldum olası severim. Farklı bakış açıları olsun isterim hayatımda. Zinciri bir yere takmamak gerektiğini savunurum. Monoton yaşamayı oldum olası kabullenememişimdir.  İşte bende tüm bu sebeplerden ötürü sürekli değişiklik yapmaya çalışırım. Mesela bugün odamı toplamadım, tozunuda almadım. Çünkü odamın hergün toplu ve düzenli olması demek benim hep aynı manzarayla karşılaşmam demektir ki bu da cidden çok sıkıcı, monotonluğunda dik alası. Tabuları yıkmak adına zaman zaman bu tarz işlemler yaparım ben. Tabii size de tavsiye ederim. İnsan çok rahatlıyor, gereksiz işleri sanki zorunluymuşçasına yapmak bildiğiniz mazoşistliktir ki bu da psikolojik bir rahatsızlık malumunuz. Yani siz siz olun kendinize işkence yapmayı bırakın. Hayatı gerektiğinde ti'ye alın. Mutlu olun, başkalarının da sizi üzmesine müsade etmeyin. :)
       Farketmişsinizdir, blog sayfamın dizaynını değiştirdim. Çünkü eskisinden sıkılmıştım. Belki birkaç ay sonra bundan da sıkılırım ama şimdilik bu tarzı sevdim. Sonra masamdaki eşyaları, kıyafet tarzımı olabildiğince değiştirmeye çalışırım. Hem kilo alırım hem de veririm. Okulda bile hep aynı sıraya oturmam. Bazen önde bazen arkada oturur, Tebdil-i mekan yaparım. Hocayı farklı bakış açılarından dinlemeyi severim. Yeni insanlarla tanışır, onlarında görüşlerini öğrenirim.
       Diyeceğim odur ki; iki günlük dünyada sağ sol için kendinizi çok kasmayın. Hayatın tadını çıkarın. İşleri oluruna bırakın. Kendinize iyi bakmayı ihmal etmeyin. Bide hep gülümseyin :))
      

5 Mart 2012 Pazartesi

Cumanın Ertesi Pazarın Öncesi

       Bir haftasonunun daha sonuna gelmiş bulunmaktayız. Yarın pazartesi yani tipik sendromun geçirildiği gün. Ama ben yarını düşünmek yerine güzel geçen haftasonumu yazmak istiyorum sizlere...
       Cuma akşamından başlayayım yazmaya; Yorgun argın eve gelmiş olsamda alışverişe gitme isteğim depreşti ve ablamla birlikte düştük yollara, alışveriş yapmak bana yorgunluğumu unutturdu, ama eve gelince hissettim ki daha çok yorulmuşum. Bende daha fazla yorulmamak için yemeğimi yedim ve odama çekildim. Yatağımın üzerine oturdum ve oturdum... Gerisi yok zaten uyuyakalmış bulunmaktayım.
       Cumartesi sabahı veya öğleni mi desek 11.30 civarı kalktım. Aslında bana kalsa kalkmazdım sonuçta hayatımda ki en rahat obje yatağım. Odanında kalın perdeleri falanda kapalı, içeri ışıkta sızmıyor. Evde sessiz olunca değmeyin keyfime ama işte her güzel şeyin sonu vardır. Kalktım yatağımdan, fakat kendimi rahatlatıp motive etmek için de "nasıl olsa gece yine uyurum hatta canım isterse kahvaltıdan sonra yine uyurum" dedim kendi kendime. Kahvaltı faslını falanda geçirdik. Ne yapsam diye düşünmeye başladım. Ders mi çalıssam? "Iyyy...yok artık daha sınavlara çok var." O zaman kitap okuyayım. "cık, onuda canım şimdi istemiyor." O halde ablamla birşey yapayım "tamam bu fikri beğendim" Ablaaaaaa.... Birlikte ablacıkla film seyrettik, benim zulayı boşalttık. Sonra biraz sohbet derken bir de bakmışız akşam olmuş, vaktin nasıl geçtiğini anlamamışız bile. Neyse birazda işe yarama vakti... Akşam yemeği için anneme yardım ettim. Yemekte babamla güncel meselelerden konuştuk ve sofradan dünyayı kurtararak kalktık. Gecenin ilerleyen saatlerinde biraz da kitap okuduktan sonra derinlere olan yolculuğum başladı ta ki ertesi sabah 11'e dek...
       Pazar günü kalktığımda ilk duyduğum cümle annemden oldu. "Oooo... erkencisiniz Banu Hanım..." Annemin bu cümlesi beni şaşırtmadı, bence sizide şaşırtmasın çünkü ben haftasonları kendi kendime pek uyanamadığım için; annem kaldırmadan kalktığım sürece her saat erkendir felsefesi geçerli bizim evde... Sabahları kalktıktan 15- 20 dk sonra acıktığımı hissederim bu nedenle de içimde ki bir kuvvet beni mutfağa doğru iter. Bu sabah mutfağa doğru yöneldiğimde annemin pizza yaptığını gördüm buda demek oluyor ki süper ötesi bir kahvaltı bizi bekliyor.  Ama ben kahvaltıdan önce dayanamadım ve çikolata yedim. Evet ya ciddi ciddi yedim. Bilmiyorum daha önce denediniz mi ama aç karnına Toblerone yemesi gibi yoktur. Bence bu hazzı herkes yaşamalı. Neyse konuyu fazla saptırmadan devam edeyim, kahvaltımı yaptıktan sonra odamı temizlemeye karar verdim. Temizliğin ardından pür-i pak odamda leptobumla oynama hayalleri kurarken babamın sesini duydum "Çocuklarrr hadi dışarı çıkalım." Hazırlanıp çıktık yola ve arabanın son durağı amcamların apartmanının önü oldu. Çayı, çerezi, tatlısı, tuzlusu, huzurlu sohbetiyle  birlikte keyifli akşam geçirdik kuzenlerimle. X-box ta oynadığımız bowling ise gecenin en eğlenceli kısımlarındandı diyebilirim. Kıran kırana geçen bowling maçı sonunda yaptığım strike'lerle oyunu kazanmış bulunmaktayım. Eee.. hadi bakalım yedik, içtik, eğlendik. Gece de saat 11 e geliyor biz artık kaçalım. Dönüş yoluna geçtik, yolda babam maçı kazanmış olduğumdan dolayı "Banu Hanım'ın bir marifetini daha öğrenmiş bulunmaktayız." dedi. Bende sadece tebessüm ettim bu yoruma. Eve geldik.  Tv de en sevdiğim programlardan olan Kim Milyoner Olmak İster'i İzledim. Ve şimdi de yazıyorum işte. Ama bunu gece gece yayınlayamayacağım. Çünkü annem uyuyayim diye sanırsam modemi kapatmış durumda :( 

        İşte böylee bir haftasonunu daha böyle geçirdik yarın sabah önce spor ardından okul yani yorucu bir gün olacak, ama inşallah güzel bir gün olur umuduyla sonlandırıyorum yazımı. Kendinize çok çok iyi bakın. Havalara aldanıp ince giyinip çıkmayın. Ne demişler mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır. Siz meajı aldınız dostlar. Görüşmek üzere...
Dipnot: Farkettimde bayağı bir günlük yazısı gibi olmuş bu. Bazen kendimi aşıyorum harbiden :)

             

29 Şubat 2012 Çarşamba

Buldum Seni Huzur

       Soğuk bir İstanbul akşamından herkese Merhaba der, yazıma hızlı bir giriş yaparım.
       Tatilim bitti, haliyle okulum açıldı. Dönemlik kayıt işlemlerini kazasız belasız atlatmayı başardım. Ve bu sıralarda da okula adapte olma çabasındayım. Bir gayret, ha oldu, ha olacak derken bir de baktım on gün daha geçip gitmiş ömrümden. Ama ben yine de...
Mutluyum; arayı fazla açmadan bir yazı daha girdiğim için.
Mutluyum; 4 yılda bir gelen özel bir günde yazı yazabildiğim için.
Mutluyum; yazı yazmadığımda beni merak edenler olduğu için.
Mutluyum; yazı yazmam konusunda ısrar edenler olduğu için.
        Biraz değişik bir giriş oldu. Kabul, ama birkaç gündür yolunu gözlediğim halde gelmeyen ilhamiye ancak bugün kapımı çaldı...
       Bundan yaklaşık 8-9 gün önce bir anket sorusu koydum bloğumun sağ üst köşesine. Görmüş, okumuş, ve oy kullanmış olduğunuzu düşünüyorum, yani öyle temenni ediyorum.Yine de ben soruyu bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Sorumuz şöyleydi; "Sizce mutluluk nedir?" Bu soruya % 86 gibi büyük bir kesim "huzur" cevabını vermiş. Açıkçası okuyucularımında benim gibi düşündüğünü görmek çok hoşuma gitti. Peki acaba huzur nedir? kökleri nerededir? Tohumlarını kim ekmiştir?  Huzur dinginliktir, iç rahatlığıdır. Yağmuru yağarken izlemek, uçsuz bucaksız denize bakarken tefekkür etmektir huzur.  Dünya sıkıntılarını dert etmemektir, dua ederken hissettiğin duygudur. Nefs-i arzularla karıştırmamak, İlla ki otantik ortam aramamaktır. Kavgaların, kargaşaların olmadığı yerde huzur vardır. Huzur islamiyettedir. Tohumlarını toprağa ekenler islamiyeti yayanlar ve yaşatanlardır. O halde denklemi kuralım; mutluluk, huzurdur; huzurda islamiyettedir. Denklemimiz çift yönlü bir denklem olduğuna göre şöyle de söyleyebiliriz; islamiyeti yaşayan huzurlu olur. Huzurlu olan da mutlu olur... Ve son olarak;
Mutluyum; huzurlu olduğum için.
Herkesin mutlu ve huzurlu olmasını dilerim. Bir sonraki yazıma kadar şimdilik Hoşçakalın...

19 Şubat 2012 Pazar

Uykudan Bir Tık Önceki Evre

       Gecenin bir vakti nereden geldi bu ilham bilmiyorum ama geldi işte... Bende aldım kucağıma leptobumu oturdum yazıyorum. Şu an içimde acayip şeyler oluyor. Midem gurulduyor mesela, sanırım acıktım. Bu saatlerde hep böyle oluyor zaten. Gözümün önünden kebaplar, börekler, mantılar, sarmalar geçiyor. Ama maalesef sadece geçiyor. Şimdi gecenin bu saatinde de nereden bulacağım ben bunları? Sanırım yine peynir, zeytine kaldık. En azından açlığımı yatıştırırım. Neyse ne diyorduk, hıh evet hatırladım bünyemde ki reaksiyonlardan bahsediyordum, evet bide beynim kısa devre yapıyor, özellikle yazı yazarken doğru kelimeleri seçmeye çalıştığım sırada yaşıyorum bu problemi. Genelde aradığım kelimeyi bulamıyorum. Gerçi bunun iki sebebi var; ilk sebep benim sahip olduğum berbat edebiyatım, ikincisi ise(bu sebep benden değil dilimizden kaynaklanıyor) bence dilimiz pek zengin değil. Ahh.. osmanlıca ahh... Ve gelelim son depresif reaksiyona, yaa.. benim canım sıklıyor, birinin benim cıvatalarımı gevşetmesi lazım ciddi ciddi... Hoş benim vidalarım gevşetilse bile okulun açılması erteleyemeyeceğimize göre, yok yaa vazgeçtim mutluyum ben asabi olmaktan, hem sakin bir insan olup okula çatmadan hayat mı geçer?
       Vücudumda ki bu üç reaksiyon gerçekleşip düşüncelerimde yer ettiğine göre benim uykum gelmiş demektir. Ben uyuyayim en iyisi, hem şimdi uyursam sabaha normal bir insan olarak kalkarım diye tahmin ediyorum. Herkese iyi geceler :))
                                     

14 Şubat 2012 Salı

Dostcanlar Gecesi

Hayatım boyunca yanımda olacak dostlarıma ithafen...
          İstanbul kıskanç bir şehirdir, dostu dosta kavuşturmaz buyurmuş büyüklerimiz. Bu sözü duyduğum zaman elbette ki çok hoşuma gitmişti ama içim de buruklaşmıştı.  Ben hem İstanbul’u hem de dostlarımı çok sevebilirdim.  Ama sanırım İstanbul bunu hiç anlayamayacaktı, bizi hep kıskanacaktı.

         Dostlarımla uzun zamandır bir araya gelemiyorduk. Sürekli toplanalım diyorduk ama bir türlü zaman bulamıyorduk. Telefonla ara ara konuşsakta, tabi ki yüz yüze görüşmenin verdiği mutluluğu ve keyfi alamıyorduk. Nihayetinde bizi kıskanan İstanbul'a inat cumartesi gecesi bir araya gelmeyi başardık.

         Dost meclisi akşam 9 sularında toplandı. Önce birbirimize uzun uzun sarıldık, (dost sıcaklığını hissetmek gibisi yoktur, insanı alır kimselerin gidemediği huzurlu diyarlara götürür.) Daha sonra ise koyu bir sohbet ile devam etti gecemiz…

         Sohbetin yanında yapılan ikramlar, içilen çaylar hepsi birbirinden güzeldi, Ama şahsıma yapılmış bir sürpriz vardı ki,  hepsinden özeldi. Hiç beklemediğim bir anda önce ışıklar söndü ardından bir yaş pasta geldi. İyi ki doğdun naraları atılmaya başlandı. İçimden “Allah’ım ben kimin doğum gününü unuttum diye geçti?”(Ama tabii çaktırmamaya da çalışıyorum. Herkesle birlikte bende alkış tutuyorum.)  Bu cümlenin aklımdan geçmesiyle birlikte İyi ki doğdun Banuuu…  seslenişlerini duydum. Bir dakika yaa Banu bendim. Ne yani benim doğum günümü mü kutluyorduk? Ama ama benim doğum günüm geçeli çok olmuştu. Yine de unutmamıştı dostlarım. Anlatamam size o 5-10 saniye boyunca yaşadığım şoku. Sonrasında dostcanlar bana çok güldüler, ama ben de kendime çok güldüm. Hayatımda hiç böyle bir doğum günü kutlamamıştım. Şoke olmak nasıl bir şeymiş bir kez daha yaşadım.

İzzeti ikramların bir kısmı...
  Gece saat 00.30 civarıydı. Kalkma vakti gelmişti. Ama biz birbirimize yine doyamamıştık. Tadı damağımızda kalmıştı. Ayrılırken karar verdik arayı fazla açmak yoktu. Sonra sarıldık yine birbirimize, ve söyledik son cümlelerimizi en kısa zamanda görüşmek üzere canlar hoşçakalın…
Gelelim teşekkür faslına, bize evini açıp toplanmamıza en çok vesile olan dostcan N.Ö. ‘ye, fotoğraf makinasıyla yaşadığımız renkli dakikaları donduran dostcan V.T.’ ye, kaliteli esprileriyle güldüren dostcan S.D.’ ye, nezaketi ve inceliği ile bizi yalnız bırakmayan dostcan Ş.U.’ ya veee ferahlatıcı fikirleriye konulara aydınlık kazandıran güler yüzlü dostcanım Z.Ö.'ye teşekkür ederim. :)

 


8 Şubat 2012 Çarşamba

İki Heceli Müthiş Lezzet KAHVE

       Kahve olmadan hayat geçmez diyenlere gelsin bu yazım...
       Benim gibi kahve düşkünleri bilirler, bizler için kahvenin anlamı büyüktür. Bize "kahve nedir?" diye sorun hepimiz farlı yorumlar, değişik anlamlar yükleriz kahveye. Benim için ise kahve; insanın doyamadığı, aroması ve kokusuyla kendisine hayran bırakan, tadı damağınızdan gitmeyen, yaz kış farketmez her mevsim keyifle içilen müthiş  içecek. Ayrıca insanın kafasını dinlerken, kitap okurken ya da biriyle sohbet ederken aradığı nefis lezzettir.
                
       Bu kadar öznel anlatımdan sonra hadi gelin birazda bilimsel inceliyelim kahveyi... Aslında kahve, kökboyasıgiller (Rubiaceae) familyasının Coffea cinsinde yer alan bir ağaçtan üretilmektedir. Aklınıza gelebilir birçok kahve çeşidi var sadece tek bir türden mi bu kadar çeşit kahve üretiliyor diye? cevap veriyorum: Evet bütün kahveler aynı cinstir. Ancak yetiştikleri bölgenin toprak, iklim yapısı ve o bölgeye özgü işleme yöntemlerinden dolayı tadlarında farklılıklar vardır. Tabii sunumu da önemli kahvenin önce kahveyi koyup sonra sütü koymakla; önce sütü koyup sonra kahveyi eklemek arasında bile tat farkı vardır. 
       Şimdi de dilerseniz kahvenin faydalarından ve zararlarından bahsedelim.
       Amerika'da yapılan yeni bir araştırmanın sonucuna göre bir bardak kahve baş ağrısına, karaciğere ve mide rahatsızlıklarına karşı faydalı oluyor. Ayrıca okul çağındaki çocukların az miktarda kahve ile süt içtiklerinde sabah ki derslerinde daha başarılı oldukları görülüyor. Yine kahvenin, astım hastalarına yardımcı bir içecek olduğu ve kahvenin içerisindeki kafeinin nefes yollarını açıcı etkiye sahip olduğu görülmüştür. Kahve aynı zamanda bir antioksidandır. Hatta işlendiğinde de antioksidan özelliğini kaybetmeyen içecekler arasında yer almaktadır. Peki zararları nelerdir? Kahvenin zararı yoktur. Evet doğru okudunuz kahvenin zararı yoktur. Ama şunu unutmamak gerek, herşeyin azı karar çoğu zarardır. Yani aşırı tüketimde elbette zararı pekçoktur. Ancak günde içilen bir-iki fincan kahvenin zararı yoktur.
                                                 
       Son olarakta en kaliteli kahvelerden ve kahve sunum şekillerinden bahsetmek istiyorum.
      Asit düzeyi, aroma, görünüş, tad gibi bileşenler bir kahve çekirdeğinin kalitesini belirleyen temel kriterlerin başında gelmektedir. Kahve çekirdeği ne kadar kaliteli ise hazırlanan kahve de o kadar lezzetli olacaktır. Dünya'nın en kaliteli kahveleri Brezilya, Kolombiya, Guatemala, Hindistan, Vietnam, Etiyopya, Venezuala, Hindistan, Yemen ve Meksika'da yetişir. Exelso, Heredia, La Minita, Ocoa, Mocha, Supremo,  Huehuetenango gibi bilinen pek çok kahve bu ülkelerde üretilmektedir.

Ufffff... bu yazı çok sıktı, adam gibi iki kahve ismi ver, bir iki tavsiyede bulun, bu kadar bilgiyi kim öğrenecek bitir artık şu yazıyı diyenler tamam kabul haklısınız diyorum ve en favori kahvelerimi sayıp bir iki resim  koyup yazımı sonlandırıyorum.
       
 Macchiato                                                                            Miksomiks  
       Resimde görsüğünüz kahveler en beğendiklerimdendir. Aslında ben bütün kahve çeşitlerini severim ama bu ikisinin yeri ayrıdır. :) Değişik lezzet tatmak isteyen herkese şiddetle tavsiye edilir. Bu kahvelerin nasıl hazırlandığını yazıyı daha fazla uzatmamak adına anlatmayacağım. Merak edenler için araştırmacı kişiliğinizi ortaya çıkarın derim ben...
       Bir yazıyı daha tamamlamanın verdiği mutlulukla ayrılıyorum aranızdan, bir sonraki yazımda görüşmek üzere...

      
     

      
  

2 Şubat 2012 Perşembe

Bu Postta Sanal Reklam Uygulaması Yapılmaktadır :))

       Bu yazımda değişik birşey yapayım dedim, ve beğendiğim bazı blogların reklamını yapmaya karar verdim.

      
        İlk sırada Perspektif adlı blog var. Blog dünyasına yeni katılmış olmasına rağmen kendisini oldukça başarılı buluyorum. http://www.ela-perspektif.blogspot.com/ adresinden bu bloğa ulaşabilirsiniz. Blog yazarımız benim gibi bir kimyager. Kendisi ile tanışma fırsatını 19 yıl önce buldum. İyiki tanımışım dediklerimden Kimya konusunda da oldukça pratik ve faydalı bilgilere sahip olduğunu gördüm. Ayrıca konu sınırlaması kimya ile bitmiyor, yaşadığımız sosyal hayatı edebiyatla sentezlemeyi başarmış bir yazarın hayatı iki boyuta nasıl indirgediğini görecek, sakin ve duru anlatımına şahit olacaksınız. Bu bloğu takip etmenizi siz kıymetli okuyucularıma tavsiye ediyorum.
       İkinci olarak Bir Hayaldir Yaşamak isimli bloğu tanıtmak istiyorum sizlere. Bloğun sahibi oldukça tecrübeli bir yazar. Bloğunda birçok kitap ve filmin eleştirmenliğini yapmakla birlikte, kendi hayatından paylaşımlarda sunuyor bizlere. Bu bloğa birhayaldiryasamak.blogspot.com adresinden ulaşabilirseniz.

       Yaşadığımız hayat hayalden ibaret gerçektende, o halde hep birlikte hayal ettiğimiz yerde yaşabiliriz öyle değil mi?

       Ve son olarakta Teoriden Pratiğe Annelik isimli bloğu anlatmak istiyorum sizlere. Bu bloğun yazarı ise uzman bir psikolog. Kendisi yazılarında yaşadığı annelik deneyimlerini öğretici bir dille anlatıyor. Bu konu sizi ilgilendirmeyebilir ama yinede okumamazlık etmeyin derim ben çünkü yazarımızın dili oldukça keyifli ve bir o kadar da akıcı. Bu bloğa da teoridenpratige.blogspot.com adresinden ulaşabilirsiniz.

       Şimdiden herkese keyifli okumalar diliyorum. Bir başka yazıda görüşmek üzere der, yazıma noktayı koyarım.
       Unutmadan eklemek istiyorum. Bu gece Peygamber Efendimizin doğum gecesi yani Mevlid kandili, Herkesin Mevlid kandili mübarek olsun, dualarda unutulmamak ümidiyle...
      


      

1 Şubat 2012 Çarşamba

Hoşgeldin KAR

       Bir cuma günüydü aynı zamanda sınavlarımın son günüydü. İstanbul'un her yeri bembeyaz karla kaplanmıştı. Bütün kötülüklerin, çirkinliklerin üstü kapanıvermişti adeta. Sınavım sabah 8.30 da başlayacaktı bu nedenle bende evden 7 sularında çıkmak zorundaydım. Sabahın bu erken saatinde dışarı çıkmak ilk başta çok zor gelmişti taki apartmandan dışarı ilk adımımı atana dek. Hava çok soğuktu ama soğuğu aldırış bile etmiyordum. Güneş daha yeni doğmuştu, dışarısı o kadar huzurlu ve sessizdi ki çok uzun zamandır bu saatte dışarı çıkmamıştım. Sonrada zaten iyiki çıkmışım dedim. Her işte bir hayır vardır derler ya hani eğer o saatte sınavım olmasaydı ben bütün o güzelliklerden mahrum kalacaktım.
                  
       Yılın ilk karıydı, herkeste başka birşeyler anımsatıyordu elbette, kimimiz sevinçliydik kimimiz ise hüzünlü... Ben mi neler hissediyordum? Ne hissettiğimden emin değildim ama içimde karamsarlık yoktu bunu biliyordum. Sadece etrafı izliyor ve düşünüyordum. Bide elimden geldiğince kayıp düşmemeye dikkat etmeye çalışıyordum. Malum kar yağınca yollar buzlanır ve benim gibi sakarların  düşme olasılığı da %70 artar.
       Okuldaki sınavlarımı bitirip eve doğru yöneldiğimde kar ve soğuk daha da çok artmıştı. Biraz daha dikkatli yürümeye başladım, bir kaç kez düşme tehlikesi geçirdim ama düşmedim. Evime geldim. Yorgundum ama rahatlamıştım. Omuzlarımdaki tonlarca yükü alıp bir kenara koydum. Veee dinlenmeye koyuldum.
       Aradan bir- iki gün geçti, kar tüm hızıyla yağmaya devam etti. Bende fırsattan istifade kar oynamaya çıktım annem, ablam ve arkadaşlarımla. Hava o kadar güzeldi ki tertemiz olmuştu, İstanbul kolay kolay göremezdi böyle havayı...

       Karların yağmasıyla başlayan tatilim tüm hızıyla devam ederken, herkese sağlık, huzur ve mutluluk diliyorum. Bir başka yazıda görüşmek üzere şimdilik hoşçakalın...

EnDipNot: Bu soğuk havalarda yiyecek bulamayan canlılar için balkonunuzun veya camınızın bir köşesine ekmek kırıntıları koyarsanız insanlık adına büyük bir adım atmış olursunuz. Son birşey daha; Sokakta yaşayan birilerini görürseniz
         İstanbul: 212 455 13 00
         Ankara: 458 66 62
         İzmir: 361 71 51
numaralarından birini aramayı lütfen unutmayınız...




      

30 Ocak 2012 Pazartesi

35 Gün

       Son birkaç haftadır çok yoğundum, ve yazı yazamamıştım bu nedenle. İşte bende yoğun geçen şu 35 günümü özetlemek istiyorum sizlere...
       Herşey derslerimin yüzündendi aslında, beni sosyal hayattan koparan dünyayla bütün ilişkimi kesen, moralimi bozan dersler... Sürekli onlarla birlikteydim, bazen Analitik ile beraberken kimi zaman Fizikokimya ve Anorganik ile uğraşıyordum. Tabii labratuvar, fizik ve matematik dersleriminde hakkını yiyemem, kendileri ben onlardan ne kadar kaçmaya çalışırsam çalışayım yine beni ensemden yakalayıp kendileriyle ilgilenmem için zorluyorlardı.  Hatta o kadar çok vakit geçiriyordum ki onlarla gece rüyalarımda bile rahat bırakmıyorlardı beni. Galiba beni aşırı seviyorlardı ancak derslerimin anlayamadığı bişey vardı ki ben onları onların beni sevdiği kadar sevmiyordum. Üstelik beni kıskanıyorlarda sanırım, hiç sosyal hayatım olmasın 24 saat onlarla uğraşayım istiyorlar. Daha çok beklerler demek isterdim aslında ama diyemiyorum. Çünkü ben ne kadar çabalarsam çabalayım sonuçta yine onların istedikleri oluyordu. İki-üç hafta böyle geçti. Tam kurtuldum bitti derken yani ben bitti sanarken meğer herşey yeni başlıyormuşta haberim yokmuş....

       Tekrar tekrar aynı şeyleri yaşamak ağır gelmedi değil. Ama başka şeyler de öğrenmeye ve uygulamaya başladım. Sadece dersler değildi artık öğrendiklerim. Dünyaya daha farklı gözlerle bakmayı keşfettim. Herşeyin insanlar için olduğunu ve dünya sıkıntılarını kendimize zevk haline getirmemiz gerektiğini... Bunları biliyordum aslında ama uygulamada problemler yaşıyordum. Sanırım bu problemleri de doğru denklemler kurarak çözmek nasip olmuştu.
       Diyebilirsiniz ki hep mi ders çalıştın? Başka birşey yapmadın mı? Yaptım tabii, hani şu tam bitti sandığım fakat meğersem bitmemiş olan sınavlarım varya işte o arada iki günlük boşluk oldu. O arada da canlarım (annem, babam ve ablam) benim doğumgünüm için sürpriz hazırlamışlar. Nasıl hoşuma gitti anlatamam. Beni çok şaşırttılar açıkçası, hiç beklemiyordum, çok duygulanmıştım. İnsanın kendini özel hissetmesi öylesine güzeldir ki, İncide yediğiniz profiterole benzer, tadı damağınızdan gitmez...
       Böylece geçirdim işte haftalarımı. Nihayetinde bir dönemi daha kapatmıştım. Şimdi ise hayatıma yeni başlangıçlar yapmak için kolları sıvamanın vaktiydi...
                  
    
       Nihayetinde bende tatile girdim yani girmeyi başardım demek daha doğru olacak sanırım. 35 gün gibi kısa(cık) bir aradan sonra [ironi yaptım] :)) yeniden buralarda olmak çok keyif verici. Arayı bu kadar açmak istemezdim elbette, ancak maalesef ki istemek yeterli olmuyor. Ama bu açığımı en kısa sürede telafi etmeye çalışacağım...